DOLAR
EURO
ALTIN
BIST
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Tekirdağ 24°C
Az Bulutlu

60 adet Kitabı Yayımlanan Araştırmacı Yazar Süleyman Kocabaş Tarihimizdeki kırılma noktalarını aydınlatıyor.

28.02.2017

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı’nın ve Türkiye’nin karşılaştığı olumsuzlukların, ülke topraklarının coğrafî konumundan kaynaklandığına dair, genel kabul görmüş bir görüş var. Sayın Kocabaş! Anadolu’nun jeopolitik önemi üzerine genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Süleyman Kocabaş: Milletlerarası jeopolitik uzmanlarına göre, dünya haritasına bakıldığında, Anadolu dünyanın ‘Stratejik adası ve merkezi’dir. Bu tespit boşuna yapılmamıştır. Çünkü Anadolu üç kıtanın; Avrupa, Asya ve Afrika’nın aynı noktada kesiştiği ve düğümlendiği bir alandır. Amerika ve Avustralya keşfedilmeden önce ‘Eski Dünya’ denilen bu üç kıtaya, süper güç olup da dünya hâkimiyeti peşinde koşan bütün büyük millet ve büyük devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için Anadolu’ya hâkim olmayı şart olarak görmüşlerdir.

Geçmişin süper güçleri, Pers, İskender, Roma ve Bizans İmparatorlukları, Moğollar ve Timur; dünya hâkimiyeti için hep Anadolu’ya sahip olmayı düşünmüşlerdir.

Anadolu daha birçok irili ve ufaklı devletin varlığına sahne olmuştur. Tarihte Anadolu kadar el değiştiren bir başka bölge olmamıştır. ‘Kızıl Elma’ olarak adlandırılan Türk millî mefkûresi (Türk Milletinin dünya hâkimiyeti ideali) ve İslâm’ın İ’layi Kelime-t’ullah davasının (Allah’ın adını yüceltme düşüncesi) hedefleri arasında Anadolu’ya yerleşmek de yer almıştır. Türkler bu düşünceyi, Müslüman olduktan sonra gerçekleştirmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti ve onun ardından kurulup üç kıtaya hâkim olan Osmanlı cihan devleti bu büyüklük ve heybetlerini Anadolu’ya sahip olmakla kazanmışlardır.

Çetinoğlu: ‘Osmanlı Devleti, Anadolu’ya sâhip olduktan sonra dünyanın süper gücü oldu.’ Diyorsunuz. Konuyu açar mısınız?

Kocabaş: Fatih Sultan Mehmed Han, 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’na son verdikten sonra Osmanlı Devleti dünyanın süper gücü haline gelmiştir. Süper güç unvanı, 1768 -1774 Osmanlı – Rus Harbinde Osmanlının ağır bir mağlubiyete uğraması sonucu imzalanan 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile son bulmuştur. Böylece Osmanlı, süper güç unvanını, 1453 yılından 1774 yılına kadar tam 321 yıl korumuştur.

Çetinoğlu: Osmanlı’dan sonra bu sıfat kime geçti?

Kocabaş: 1774’den sonra dünyanın süper gücü İngiltere olmuştur.

Çetinoğlu: Anadolu’ya sahip olmadan mı?

Kocabaş: Anadolu’ya hâkim olmamış fakat Anadolu’nun sahibi Osmanlı Devleti üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

Çetinoğlu: İngiltere kaç yıl süper güç olarak kaldı?

Kocabaş: 1774 yılından 1945 yılına kadar 171 yıl.

Çetinoğlu: Sonra?

Kocabaş: İngiltere, İkinci Dünya Harbi’nin bitimi ile 1945’den sonra süper güç unvanını Amerika Birleşik Devletlerine kaptırmıştır.

Çetinoğlu: Anadolu’nun jeopolitik konumu, fırsatlar kadar tehlikeler de getiriyor olmalı…

Kocabaş: Evet! Osmanlı’nın yıkılışının en başta gelen sebeplerinden biri, jeopolitik konumdaki Anadolu’ya sâhip oluşudur.

Çetinoğlu: Şu sonuca mı varıyoruz? Jeopolitik konum süper güç olmak için şart fakat sâhip olunan gücü korumak, devam ettirmek için yeterli değil…

Kocabaş: Aynen öyle!

Çetinoğlu: Süper güç olarak hayatiyetinizi devam ettirebilmek için neler gerekli?

Kocabaş: Güçlü olunacak. Zenginlik, ‘güç’ demektir.

Çetinoğlu: Yalnızca zenginlik yeterli mi?

Kocabaş: Yenilikleri takip etmek de gerekiyor. Şimdilerde ‘innovasyon’ diyorlar.

Çetinoğlu: İngiltere yenilikleri takip etti mi?

Kocabaş: Amerika kıtasının keşfi ile İngiltere, Amerika üzerinde nüfuz sâhibi olmuştu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Amerika’yı kaybedince, Hindistan’a yöneldi. Orası önemini kaybedince Orta Doğu, özellikle Irak üzerinde nüfuz alanı oluşturdu.

Rusya Osmanlı Devleti’nden Kırım’ı koparıp aldı ve Karadeniz devleti oldu. Rusya sıcak denizlere inerek süper güç olmak istiyordu. İngiltere bu niyeti sezdi ve Osmanlı’yı destekleyerek Rusya’nın sıcak denizlere inmesini ve dolayısıyla süper güç olmasını önledi. Bu politika kendisini ilk defa, 1783’de Başbakan olan William Pitt zamanında gösterecektir. Pitt şöyle diyordu: ‘İngiltere için, Osmanlı Devleti’nin ayakta kalması bir ölüm kalım meselesidir. Bunun aksini söyleyen kişilerle tartışmaya girmem.’

Pitt’le başlayan İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma ve onu Rusya’ya karşı reformlarla güçlendirme politikası, 19. asrın ortalarında Başbakan Lort Palmerston ile zirve yapacak, bu politika, 1880’li yılların başlarında başbakan olan Lord Gladıstone ile son bulacaktır.

Osmanlı Devleti süper güç iken, hiç kimsenin yardımı ve ittifakına ihtiyacı olmadan kendi kendisini savunuyordu. Zayıflayınca, İngiltere ile 5 Ocak 1809’da Türk-İngiliz İttifak Antlaşması’nı imzaladı. Osmanlı Devleti’ne isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı kuvvetlerini yenerek 1833’de Kütahya’ya kadar girmesi karşısında, İngiltere buna da müdahale etti. Mısır hâkimi Mehmet Ali Paşa’yı ikna etti ve oğlu İbrahim Paşa Kütahya’dan çekilerek Mısır’a döndü. İngiltere, Anadolu’nun, güç sâhibi Mehmet Ali Paşa’nın elinde olmasındansa, zayıf Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını menfaatlerine uygun görmüştü.

Çetinoğlu: İngiltere, Fransa’yı da yanına alarak Kırım Savaşı’nda Osmanlı’yı destekledi.

Kocabaş: Evet! Çünkü İngiltere, 1838 yılında Osmanlı Devleti ile Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ni imzalamıştı. Osmanlı Devleti Rusya’ya yenilirse, menfaatleri elden gidecekti. Ayrıca, baskı uygulayarak 1839’da Osmanlı Pâdişahına Tanzimat Fermanı’nı imzalattırmıştı. Osmanlı’daki gayrimüslimlerin güçlenmesi, Osmanlı’nın daha da zayıflaması demekti. Ayrıca Ticaret Sözleşmesi ile de Osmanlı’yı ekonomik açıdan çökertecekti. Tarihçiler Osmanlı’nın çöküşünü, Fransızlara verilen kapitülasyonlardan çok Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi’ne bağlarlar.

Çetinoğlu: Kırılma noktasına gidiş süreci hakkında bilgi verir misiniz?

Kocabaş: Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti’nin Londra Büyükelçisi idi. Mason olan Paşa, kolayca İngiltere’nin dümen suyuna girdi ve İngiliz efendisinin baskılarıyla kendisini Osmanlı Devleti’nin sadrazamlığına tâyin ettirdi. Sadrazam olduktan sonra da hep İngiltere hesabına çalıştı. Tanzimat Fermanı’nı Paşa’ya, İngiltere’nin eski İstanbul Büyükelçisi Stratford Cannıng yazdırtmıştı.

Çetinoğlu: Verdiğiniz bu bilgi belgeye dayandırılabiliyor mu?

Kocabaş: Bu gerçeği, Cannıng’in hatıralarından öğreniyoruz. Cannıng şöyle yazıyor: “Mustafa Reşit Paşa, bu işin neresinden başlanılması gerektiğini sordu. ‘Taa baştan’ diye cevap verdim. ‘Nasıl baştan?’ diye sorusunu tekrarladı. ‘Tabii mal ve can emniyetinden’ dedim. ‘Şeref ve haysiyetin de emniyet altına alınması gerekmez mi?’ diye sordu. ‘Şüphesiz’ dedim.”

1839’da Londra’dan Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) sıfatı ile İstanbul’a gelen Mustafa Reşit Paşa, 1838’de ölen babası Sultan İkinci Mahmud Han’ın yerine geçen çocuk yaşta ve devlet tecrübesi olmayan Sultan Abdülmecid Han’a, Londra’da hazırlanan Tanzimat Fermanını kabul ettirdi ve 3 Kasım 1939’da ‘uyulması gereken prensipler’ olarak ilan edildi.

Sadrazam tâyin eden ve deviren Cannıng Stratford, Osmanlıdaki rejim değişikliklerine nezâret için 1842’de İstanbul’a ikinci defa büyükelçi olarak tâyin edildi. İktidar değişikliklerinde de önemli roller üstlendi. 28 Eylül 1842’de Sadrazam Rauf Paşa’nın görevinden azli ile yerine Mustafa Reşit Paşa’nın getirilmesi onun isteği ile olacaktır. Cannıng, 1856 yılına kadar görevde kaldı ve azledildikçe Mustafa Reşit Paşa’yı, sadrazamlığa yeniden tâyin ettirdi, O’nu devamlı işbaşında tuttu. Cannıng’e; İstanbul’daki bu nüfuzu sebebiyle ‘Hükümet içinde hükümet’ ve ‘Taçsız Sultan’ yakıştırması yapıldı.

Çetinoğlu: Boğazlar Rejimi de bu dönemde düzenlendi…

Kocabaş: Evet. Boğazlardan geçiş, Avrupa’nın büyük devletlerinin isteklerine göre tanzim edildi. Buna göre, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, sulh zamanında bütün devletlerin harp gemilerine kapatılacak, Osmanlı Devletinin taraf olduğu savaşlarda ise müttefiklerinin harp gemilerine açılacak, Boğazlar, bütün devletlerin ticaret gemileri için açık tutulacaktı. Osmanlı Devleti, antlaşma ile tarihinde ilk defa olarak bu şartları yerine getireceğini antlaşmaya taraf devletlere taahhüt ediyordu.

1841 Boğazlar Antlaşmasından memnun olmayan tek bir devlet vardı: Rusya. Rusya, Boğazları ‘Kendi evinin kapısı’ olarak görüyor, bunların kendi ticaret gemileri yanında harp gemilerine de açılmasını, Karadeniz’le sınırı olmayan hiçbir devletin harp gemisinin Boğazlardan geçmesini istemiyordu. Bu sebeplerden adı geçen antlaşmayı istemeyerek imzalamış, ardından ilk fırsatta onu değiştirmenin yollarını aramaya başlamıştı.

Rusya’nın anladığı bir husus da şu olmuştu: Büyük Devletlerin rızası olmadan Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini gerçekleştirmesi mümkün değildir. Bunun için Rusya, 1844 – 1853 zaman diliminde ilkin Osmanlı Devleti’ni Büyük Devletlerle paylaşma pazarlıklarına girişti. Çar I. Nikola, İngiltere bu paylaşım işine ‘evet’ derse diğer devletlerin de evet diyeceği düşüncesiyle önce İngiltere’nin kapısını çaldı. 31 Mayıs 1844’de Londra’yı ziyarete gelerek burada Başbakan Lord Aberdeen ile görüştü. O’na, ‘Türkiye ölüm yatağındadır. Biz O’nun hayatını korumak için gayret sarf edebiliriz. Fakat bu işe muvaffak olamayız. O ölüme mahkûmdur ve muhakkak ölecektir. İşte böyle bir zaman kritik olacaktır.’ diyor, ‘kritik an’ olarak vasıflandırdığı zamanı, Osmanlının mirasından pay almak için büyük devletler arasında savaşın başlaması ile izah ediyor, böyle bir savaş başlamadan, paylaşılması gerektiğini söylüyordu. Aberdeen verdiği cevapta; ‘Bir santim dahi Osmanlı toprağı istemediğini ve kimsenin de böyle yapmasına müsaade etmeyeceğini’ söylemişti.

İngiltere’den ret cevabı olan 1. Nikola, Osmanlıyı paylaşım görüşmelerini Fransa, Avusturya ve Prusya ile sürdürdü. Bunlardan da olumlu cevap alamadı. İngiltere’ye son defa Ocak 1853’de teklifini iletti. İngiltere’nin Petersburg Büyükelçisi George Seymour’la arasında şu konuşma geçti:

1. Nikola: ‘Türkiye’nin işleri bozuk haldedir. Anlaşmamız lazımdır… Bakınız, kucağımızda ve pek ağır hasta bir adam var; biz hazırlıklı bulunmadan onu elimizden kaçırırsak büyük bir felaket olur.’

Seymour: ‘Zat-ı Haşmetpenahileri o adamın hasta olduğunu söylüyorlar; haysiyetli, cömert ve kuvvetli olana yakışan görev, hasta ve zayıf adama iyi bakmak olduğunu arz edersem beni mazur görmek lütfunda bulunurlar mı?’

1. Nikola, devletlerle pazarlığa otururken onlara parçalama haritaları da sunmuş, bu haritalarda, Boğazlar ve İstanbul’u sürekli sanki babasının malı imiş gibi ‘Evimin kapıları Boğazları ve İstanbul’u kimseye bırakmam.’ Demişti. Osmanlı topraklarının diğer alanlarından isteyen istediği yeri alsındı.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.